11 - Neden burada ve bu zamanda?
Bu yazıyı yazmaya, üzerinde pek konuşulmayan,
tabu bir konudan, ölümden ve astrolojinin ölüm hakkında söylediklerinden bahsetmek
için oturdum. Fakat işler umduğum gibi gelişmedi. Bu sefer, yazı kontrolü ele
aldı ve beni düşündüğümden farklı noktalara götürdü.
Oysa, ölüm
hakkında düşünmek ve yazmak istememin kendimce bir nedeni vardı; Bir süredir tepemizden geçmekte olan (transit)
Plüto, Merkür’ün doğum anımdaki pozisyonuna ( biz buna natal pozisyon diyoruz) 120 derecelik açı yapmakta. İsterseniz, bu
etkinin ne olduğunu ve beni nasıl yönlendirdiğini, bazı mitolojik arketiplerle
anlatarak yazıma başlayayım.
Benim için
bu açının ifade ettiği şu: Gerçeği, fakat köküne kadar gerçeği aramakla, hayatımızdaki
bazı konuları bitirmek ve yeni şeyler başlatmakla, yani öldürmekle ve yaratmakla
ilgilenen, aynı zamanda ölüler dünyasını yöneten mitolojik tanrı Plüto, bu
yılın başlarında, zihnimi temsil eden tanrı Merkür ile karşılaştı ve ikisi konuşmaya
başladılar. İki yıl kadar da konuşacaklar. Bu konuşmada inisiyatif Plüto’nun elinde.
Yani o anlatıyor, Merkür dinliyor. Bu nedenle, bu dönemde benim dikkatim ister
istemez ölüm, gerçek ve yaradılış ile ilgili konulara yönlenecek.
Bu
karşılaşmanın ilk ve en önemli etkisi, Plütonu’nun zihnime dokunması. Fakat
bununla yetinmeyecek. Çünkü Merkür
sadece zihnimi temsil etmiyor. Diğer insanlarla kurduğum iletişim, konuşmalarımda
seçtiğim kelimeler, anlatış ya da yazış tarzım, düşüncelerimi diğer insanlara
iletme çabası gibi konular da Merkür’ün yönetimi altında. Dolayısıyla, Plüto tüm
bunları etkileyecek, yönlendirmeye ve değiştirmeye çalışacak. Dahası da var.
Merkür aynı
zamanda haritamda iki evi, yani hayatımın iki alanını yönetiyor: İlki, bu
hayatta sahip olmak istediğim, beni somut varoluşa bağlayan nesneleri içeren, maddi
varlıklarla ilgili olan alan. Yani “Bu insan neye sahip olmak ister?” sorusuna
verilen cevapların oturduğu ev. İkincisi ise, yaratıcılık, yapmayı gerçekten
sevdiğim konular ve aktiviteler, aşklar ve çocuklarla ilgili konuların oturduğu
ev.
Sonuç olarak
bu buluşmada, bitirme ve yeni başlangıçlarla ilgilenen Plüto, hayatımın belirttiğim
alanlarında bazı değişiklikler yapması için Merkür’ü ikna etmeye çalışıyor. Bunu
bana eziyet olsun diye değil, öğretmek için yapıyor. Neyse ki, bu uyumlu bir
açı ve bu yüzden konuşmasını yumuşak bir üslupla yapıyor. Acele de etmiyor. 2014
kışına kadar zamanı var. Değişim kaçınılmaz, fakat benim için olan biteni anlamak,
dışarıdan bana bakanların gördüğü kadar kolay olmayacak. Muhtemelen, ben son iki
yılda ne çok şeyin değiştiğini, ne çok şey öğrendiğimi ancak 2014 kışındaki bir
akşam, doktorun yasakladığı rakımı içerken ve bu yazıyı bir şekilde yeniden
bulup okuduğumda, “hakikaten ya!” repliği
eşliğinde kavrayabileceğim.
Her neyse…
Konumuza dönelim. Bu gün size Plüto’nun dikkatimi çektiği konular bağlamında,
yıllar sonra tekrar elime alıp okumaya daldığım bir kitaptan bahsetmek
istiyorum. Bu kitap, Carl Gustav Jung’un “Anılar, düşler, düşünceler” adlı oto-biyografisi.
Kitap Can Yayınları’ndan İris Kantemir çevirisi ile 2001 yılında yayınlanmış.
Freud ile birlikte, Psikoloji
biliminin kurucusu olarak anılan Jung’u, ben oldum olası çok sever ve kendime
yakın bulurum. Tıpkı Freud’u kendime uzak ve sevimsiz bulduğum gibi. Fakat
bence bu kitap, Jung’un diğer kitapları yanında özel bir önem taşıyor. Çünkü aslında bir biyografi ve Jung bu
kitabında, seksen yılda toparladığı bilgi birikimini büyük bir samimiyetle anlatıyor.
Bu kitabın tekrar önüme düşmesi, benim
için bir hazine bulmaktan farksız.
Kitabın tümü
çok ilginç. Fakat buraya almak istediğim metinler, kitabın sonlarına doğru yer
alan “Ölümden sonra yaşam üzerine”
adlı bölümden. Yirmi beş sayfalık bu bölüm o kadar gizemli ve cazip ki, yazmayı
düşündüklerimden vazgeçip, bu metinleri sizle paylaşmaya karar verdim. Çünkü,
burada anlatılanlar, benim aklımı önemli bir süredir kurcalayan “neden burada ve bu zamanda doğdum?”
sorusunu cevaplamamı sağladı. Umarım bu soru ve burada anlatılanlar sizin de
ilginizi çekiyordur.
Jung, bölüme şunları söyleyerek başlıyor: “Öbür dünya ve ölümden sonra yaşam üzerine
söyleyebileceklerimin tümü, anılar, gördüğüm imgeler ve beni zorlayan
düşüncelerden oluşuyor. Bu anılar bir bağlamda çalışmalarımın da altyapısını
oluşturuyorlar, çünkü çalışmalarım, 'burasıyla', 'öbür dünya' arasındaki iç içe
oyunun ortaya koyduğu sorulara sürekli yanıt bulma çabasından öte bir şey
değil; ama hiçbir zaman ölümden sonra yaşam olduğunu açıkça yazmadım çünkü o
zaman ortaya kanıtlar koymam gerekirdi. Bunu yapmama olanak yok. Böyle olduğuna
göre, şimdi yalnızca, düşüncelerimi ifade etmek istiyorum.”
Ve bakın, bu
duyarlı, çalışkan ve zeki adam, sürekli analizle ve araştırmayla geçen seksen
yılın ardından neler anlatıyor:
“Birey, yenik düştüğünü itiraf etmek zorunda kalsa bile,
ölümden sonra yaşamla ilgili bir düşünce biçimi ya da bir tür imge
oluşturabilmek için elinden geleni yaptığını söyleyebilmelidir. Bunu yapmamış
olmak çok önemli bir kayıptır çünkü karşılaştığı sorunsal ilk çağlardan beri
süregelen bir mirastır. Bu miras, bireyin kişisel yaşamını bütünleştirmek için
onun yaşamına katılmak isteyen, kendi gizli yaşamı zenginlik dolu bir
arketiptir. Mantığın bizim için koyduğu sınırlar çok kısıtlıdır. Yalnızca
bilineni, o da sınırlı olmak koşuluyla kabul etmemize ve yaşamın nereye kadar
sürdüğünü bilirmişçesine, bilinen bir çerçeve içinde yaşamamıza izin verir.
Oysa aslında her gün bilincimizin sınırlarının çok ötesinde yaşıyoruz. Biz
farkında olmadan, bilinçdışının yaşamı da içimizde sürüp gidiyor. Eleştirel mantığın
egemen olduğu oranda yaşam kısırlaşır; bilinçdışını ve bilince
yükseltebildiğimiz mitleri kattığımız oranda da yaşama katkıda bulunmuş oluruz.
Mantığa aşırı değer verme siyasal mutlakiyete benzer: Her ikisinin
egemenliğinde de birey kısırlaşır.
…
Bilinçdışı figürlerine ve farklılığının zor anlaşıldığı
başka bir grup olan, 'ayrılıp gidenlerin ruhları'na bazı şeyleri öğretmem
gerektiğini çoktan anlamıştım. Böyle bir olayı ilk kez, bir arkadaşımla
birlikte, 1911 yılında İtalya'yı bisikletle dolaşırken yaşadım. Eve doğru
Pavia'dan Arona'ya giderken, bir gece Maggiore Gölü'nün aşağılarında bir yerde
konaklamıştık. Aslında gölün kıyısını izleyerek Tessin'den Faido'ya gidecek,
oradan da Zürih'e dönmek üzere trene binecektik, ama Arona'da gördüğüm bir düş
planımızı altüst etti.
Düşümde, geçmiş yüzyılların önemli kişilerinden bazılarıyla
beraberdim. Latince konuşuyorlardı. Uzun, kıvırcık bir peruk takmış bir bey,
uyandığımda anımsayamadığım zor bir soru sordu. Sorusunu anladım ama Latincem
yeterli olmadığı için yanıt veremedim diye çok utandım. Beni uyandıran da bu
oldu.
Uyandıktan sonra, o sıralar üzerinde çalıştığım, 'Libidonun
Değişimleri ve Simgeleri' adlı kitabımı düşündüm. Sorulan soruya yanıt
veremediğim için öylesine yoğun bir aşağılık duygusuna kapıldım ki,
çalışmalarıma bir an önce yeniden başlayabilmek için ilk trenle eve döndüm.
Bisiklet turunu sürdürüp üç gün daha kaybetmem olanaksızdı.
Ancak yıllar sonra, düşü ve tepkimi anlayabildim. Peruklu
bey, atalarımdan biri ya da ölülerden birinin ruhuydu ve bana boşuna o soruyu
sormuştu, çünkü henüz o aşamada değildim ama tam anlamasam da içimden bir ses
bana, kitabım üzerinde çalışarak o sorunun yanıtını verebileceğimi söylemişti.
Ruhsal atalarım, sanki dünyadaki dönemlerinde yanıtını bulamadıkları bir soruya
yanıt bulmak umuduyla o soruyu sormuşlardı, oysa sorunun yanıtının oluşması
için yüzyıllar geçmesi gerekiyordu. Soru ve yanıtı sonsuzlukta var olsaydı,
zaten hazır oldukları için benim bir çaba göstermem gerekmez, herhangi bir
yüzyılda ortaya çıkardı. Doğanın
sınırsız bilgi içerdiği doğru ama bu bilgileri bilinç yalnızca zamanı
geldiğinde algılayabiliyor. Büyük bir olasılıkla bu süreç insan ruhunda da olan
bir olguya benziyor. Yıllarca bir şeyden kuşkulanırız, ama gerçeği ancak
belirli bir an geldiğinde açıkça kavrayabiliriz.
Daha sonraları, 'Septem Sermones ad Mortuos'u yazarken de
bana soru soranlar ölüler oldu. Dediklerine göre, Kudüs'ten geliyorlardı. Orada
aradıkları yanıtları bulamamışlardı. Bu durum beni çok şaşırttı çünkü
geleneksel görüşe göre en derin bilgilere ölüler sahiptir ve insanlar ölülerin
bizden çok şey bildiklerine inanır. Hıristiyan doktrinine göre, 'öbür dünyada
yüz yüze gelip her şeyi anlayacağız'. Oysa, anlaşılan, ölüler öldükleri anda
bildiklerinden öte bir şey bilmiyorlar ve bu nedenle yaşama katılıp bir şeyler
öğrenmeye çalışıyorlar. Çoğu zaman, arkamızda durup onlara ve kadere
vereceğimiz yanıtları duymak için bekledikleri duygusuna kapılırım. Bana, tüm
bilgi, daha doğrusu tüm bilinç, yalnızca yaşayanlara, yani bir bedende olan ruhlara
aktarılabildiği için, ölüler bu bilgiye ulaşamıyorlar ve bu nedenle bazı
soruların yanıtını bulmak için yaşayanlara güveniyorlar gibi gelir. Bu durumda, görünüşe göre, yaşayanların
ölülere oranla en azından bir noktada üstünlükleri var: o da açık ve kesin
bilgiye ulaşabilme yetenekleri. Görüşüme
göre, zaman ve yer içindeki üç boyutlu dünya bir koordinatlar düzenini
andırıyor. Bu dünyada ordinat ve absislere ayrılmış olanların, zaman ve yer
kavramlarının olmadığı 'orada', bir arketipi saran dağınık bir algı bulutuna
dönüşmeleri olası ama bir şeylerin içeriğini açıkça ayırabilmek için bir
koordinatlar sistemi gereklidir. Böyle bir işlemin dağınık bilgiler ya da
konusu olmayan ve ayrımlarının zamanı ve yeri saptanmamış bir bilinçle
kurulabileceğini düşünemeyiz. Zihin, gelip geçen kuşaklar gibi, bir şeyi
öğrenebilmek için, o şeyin karşıtı, burası ve orası, altı ve üstü, öncesi ve
sonrası olduğu varsayımından yola çıkar.”
Konunun bu
kısmında, astroloji açısından da sizin doğduğunuz an ve yerin (koordinatların)
ne denli önemli olduğunu hatırlatmak istiyorum. Tabi ki doğduğunuz anın
(zamanın) da. Bu parametreler astrolojide sizin kim olduğunuzu net olarak belirler.
Peki, tersi de geçerli olamaz mı? Madem zaman ve yer içindeki üç boyutlu dünya,
bilginin kavranabilirliği ile bu derece ilintili, ben hangi bilgiyi edinmek
istiyorsam, gereken zaman ve yerde doğmak istemez miyim?
Jung ile
devam edelim:
“Bana göre, her yerde varılmış olan en üst düzeydeki
bilinç, ölülerin elde edebileceği en üst bilginin sınırıdır ve büyük bir
olasılıkla, dünyasal yaşam ve bir bireyin öldüğü zaman 'oraya götürdüğü'
bilginin bu denli önem kazanmasının nedeni de budur. Bilinç düzeyi yalnızca,
karşıtların çatıştığı burada, yani dünyadaki yaşamda daha üst düzeye
yükseltilebilinir.”
Genelde insanların öbür dünyayla ilgili oluşturdukları
düşüncelerin büyük bir bölümü umutlardan ve önyargılardan oluşur ve bunun
sonucunda, öbür dünyanın hoş bir yer olduğu düşlenir. Ben böyle olduğunu açıkça
göremiyorum. Ölümden sonra, ruhumuzun bir çiçek bahçesine geçeceğini hiç
sanmam. Öbür dünyada her şey iyi ve hoş olsaydı, bizimle kutsanmış ruhlar
arasında dostça bir iletişim olur, doğumumuzdan önceki dönemde iyiliğe ve
güzelliğe gark olurduk. Oysa böyle bir şey olmuyor. Bu dünyadan göçenlerle bu
dünyada olanlar arasında neden bu denli aşılmaz engeller var? Ölülerle
karşılaşma olaylarının en azından yarısı, karanlık ruhlarla ilgili ürkünç
olaylardır ve ölüler dünyasının, geride kalanların acılarına hiç aldırmadan buz
gibi bir sessizliği sürdürmesi bir kuraldır.
Bu beni kaçınılmaz bir düşünceye götürüyor. Bence dünya,
zıt kutuplar kuralının geçerli olmadığı bir öbür dünyanın olamayacağı bir
bütünlük içinde. Orada da doğa var ve o da Tanrı'ya ait. Ölümden sonra
girdiğimiz yaşam da, Tanrı ve doğanın bilebildiğimiz parçası kadar yüce ve
ürkünç olacak. Acıların tümüyle biteceğini de düşünemiyorum.
Bana, öbür dünyada da belirli kısıtlamalar var gibi
geliyor. Sanırım ölülerin ruhları özgürleşme sınırlarının nerede bittiğini
ancak zamanla öğreniyor. 'Orada' bir
yerlerde, dünyadaki koşullanma gereksiniminde de olduğu gibi, ölümden sonra
olgusuna son verme çabasında olan bir karar vericinin olması gerekir. Yaratıcı
niteliği olan o karar vericinin hangi ruhların yeniden yaşama döneceklerini
saptaması gerektiğini düşünüyorum. Sanırım bazı ruhlar üç boyutlu yaşamsal
varoluşu sonsuzluğa yeğ tutuyorlardır. Bu da, büyük bir olasılıkla, yaşadıkları
sürede ne kadar kusuru ve kusursuzluğu öbür tarafa götürdüklerine bağlı. Ruh belirli bir anlayış düzeyine ulaştıktan
sonra, üç boyutlu bir yaşam çekiciliğini yitirebilir ve anlayış bütünlüğü
yeniden cisimleşme isteğini körelttiği için, yeniden dönmesine gerek
kalmayabilir. Böyle bir durumda ruh, üç boyutlu dünyadan yok olur ve
Budistlerin 'Nirvana' dedikleri duruma ulaşır. Buna karşın, ruh hâlâ karma 'dan
kurtulamamışsa, yeniden istekleri olacağı ya da tamamlanmış bir şeylerin
olduğunun farkında olduğu için yaşama yeniden geri döner.
Bana gelince, doğmamın en önemli nedeni, anlayabilmek için
içimde duyduğum sonsuz istek olmalı çünkü yapımdaki en güçlü nitelik bu.
İçimdeki doyumsuz anlama dürtüsünün, neyin ne ve nasıl olduğunu anlayabilmem ve
bilinmeyenin cılız ipuçlarından mitsel kavramlar oluşturabilmem için bir bilinç
yaratmış olabileceğini düşünüyorum.
İnsan için can alıcı soru şudur: Sonsuzluğun
bir parçası mısın, yoksa değil misin? Tüm yaşamının kriteri budur. Asıl olanın
sonsuzluk olduğunu bilsek, ilgimizi boş şeylere vermekten ve hiçbir önemi
olmayan amaçlara yönelmekten vazgeçebilir miyiz? Bunu yapabilsek, dünyayı,
sahibi olduğumuzu sandığımız güzellik ve yetenek gibi iyi nitelikleri bize
vermesi için zorlayabilirdik. Bir birey, ne kadar yapay sahiplenmelere
yönelirse, önemli şeylere karşı duyarlılığı ve yaşamdan elde ettiği doyum o
kadar azalır. Kısıtlı amaçları olduğu için kendisini kısıtlanmış hisseder.
Bunun sonucunda da kıskançlık ve haset duygularına kapılır. Bu yaşamda, yani
buradayken sonsuzlukla bir bağlantımız olduğunu anlayabilirsek isteklerimiz ve
tutumumuz değişir çünkü sonuç olarak, özüne sahip olduğumuz bir şey olduğunu varsayarız.
Bu düşünceyi içimizde oluşturabilirsek yaşamımız boşa geçmemiş olur.”
Jung’un bu
yazılarını okuduğumda ve diğer yaşadıklarımla birlikte değerlendirdiğimde vardığım nokta şu: Hangi bilgiyi edinmek
istiyorsam, o bilgiye erişmemi sağlayacak bir doğaya (karaktere) ihtiyacım var.
Ve bunun için de rastgele bir yerde ve zamanda doğamam. Aksine, çok iyi
hesaplanmış bir yer ve zamanda doğmam gerekiyor. Doğduktan sonra da, doğum
haritasında tarif edilen adam (ya da kadın) olmalıyım. Ne öğrenmek istediğimi
anlayabilir ve öğrenebilir miyim? Bilmem… İnşallah. Bu arada şunu da fark
ettim: haritadaki özellikler sadece beni tarif etmekle kalmıyor, aynı zamanda hedeflerimi,
potansiyelimi ve sınırlarımı da belirliyor.
Bu çarpıcı
düşünceler sonrasında, bir daha dönmemek için yeterli bilgi birikimine erişmeyi
ve bu yaşamda benim de başıma bela olan anlama-bilme dürtüsünden kurtulmayı istiyorum
doğrusu. Bunu sağlayamazsam, en azından bir daha ki sefere, daha uygar bir
toplum, yani başka bir koordinat ayarlamaya çalışacağım.



Yorumlar
Yorum Gönder