10 - Tanrı, dua ve aşk…
... Spinoza’ya göre Tanrı Doğa’dır
veya Doğa Tanrı’dır ve her şey Tanrı’da veya Doğa’dadır. O halde Tanrı, her
şeydir. Ve her şey olan, aynı zamanda hiçbir şey değil midir? İşte bir diğer
skandal da budur. Bu tanrı ne yaratır, ne yardım eder, ne ödüllendirir, ne
cezalandırır.
Ayrıca, insanın özgür iradesinden bahsederken, “kendisinden bir başkası tarafından belli ve
belirli bir tarzda var olmaya ve etki üretmeye belirlenen şeye zorlanmış/coacta
denir” cümlesini tekrar hatırlatmak istiyorum. Gerçekten ne kadar özgür iradeye sahibiz
sizce? Üstelik zaman’ın hükmünde ve transitlerin etkisinde yaşarken!
Spinoza Doğa’dan –mükemmel- diye söz
ederken, asla Doğa’dan –iyi- diye bahsetmez, yani -mükemmel’e moral bir değer
atfetmez. Kaldı ki meselenin tam da böyle bir değer atfından ortaya çıktığını
düşünür. Bu anlamda onun derdi, bu tür atıfların neden olduğu inadequat (eksik
ve yetersiz) Doğa ve Tanrı anlayışlarının yerine adequat (tam ve yeterli) bir
anlayışı geçirmektir.”
Tanrı, dua ve aşk…
Hatırlarsanız,
bir önceki yazımda şu cümleleri kurmuştum: “Gelişmeleri yönlendirmek için joker isteme,
yani dua etme hakkımız da var. Fakat ben ağlak çocuklar gibi sürekli Tanrı’dan
bir şeyler istemenin iyi bir fikir olmadığını düşünüyorum. Önemli bir varta
atlattıktan ve ağlayarak aldığım yardımla hayata tutunabildikten sonra bile, sadece ama sadece Tanrıya
–gerçekten- ihtiyacımız olduğunda onu çağırmak bana daha doğru geliyor. Ayrıca
bazen “acaba Tanrı dualarını kabul ederek mi insanları cezalandırıyor” diye
düşünmeden de edemiyorum.”
Geçen hafta
içinde, belki de bu paragraftan hareketle, bir okuyucum bana basit ve net bir
soru sordu: “Dua ile aşk olur mu?”.
Astroloji
çerçevesinde kalmaya özen gösteriyorum fakat bu soruyu ve cevabı oturup
etraflıca düşünmek ve bulgularımı sizle paylaşmak istedim. Çünkü astroloji
diyerek aslında hayatın düzenini konuşuyoruz ve bu düzen ile ne yapacağımız,
nasıl yaşayacağımız da en hayati konularımız arasında. Dua etmek yolu ile ile
düzene dışarıdan müdahale edilmesini istediğimiz de açık. Peki, bu mümkün mü ve
iyi bir şey mi? Buna geleceğiz, fakat önce yaradılıştaki düzen kavramını konuşarak
işe başlayalım istiyorum. Burada referansımı Spinoza olarak seçeceğim. Çünkü
kendimi en yakın hissettiğim düşünür, bu sıralarda ve uzunca bir süredir,
Spinoza.
Biliyorum
ben felsefeci değilim, üniversitede felsefe okumadım. Felsefeyi amatörce
okuyorum. Gerçek anlamda bir mühendisim ve bazı kavramları yerli yerine
oturtamıyor olabilirim. Yapacağım yanlışlar için şimdiden özür diliyorum. Buna
rağmen, yaradılıştaki şaşmaz düzenin farkındayım ve astrolojiyi bu düzenin bir
göstergesi, ampirik bulgular seti olarak düşünüyorum. Mühendislik ve matematik
de, bu düzeni anlamamda bana çok yardımcı oldu ve oluyor. Bu yaklaşımı
destekleyen bulguları, gözlemleri, teorileri ya da mitleri sanki gözlerim daha
iyi seçiyor.
Nitekim, geçmiş yazılarımda, hem Brady’nin kaos teorisi ile
astroloji arasında kurduğu ilintinin ne kadar sağlam göründüğünden bahsetmiş,
hem de Joseph Campbell’in, bu dünyayı
daha doğrusu yaradılışı “olduğu hali ile mükemmel” kabul etme konusundaki
yaklaşımının bana ne kadar yakın geldiğinden bahsetmiştim. Şimdi dilerseniz, bu
konuları biraz daha açalım ve Benedict De Spinoza’yı da işin içine katalım.
Gençlik
yıllarımda Spinoza okumaya ilk niyetlendiğimde hiçbir şey anlamadığımı itiraf
etmeliyim. Spinoza ve Ethica ile tanışabilmem için biraz yaşlanmam ve Solmaz
Zelyut Hünler’in rehberliği gerekti. 2003 yılında, Hünler’in ince ve beyaz
“Spinoza” kitabı çıktığında çaresiz gözlerle Ethica’ya bakıyordum. Neyse ki
Solmaz hanımın cana yakın ve sevecen anlatımı ile yeniden Spinoza’ya yaklaşma
cesaretini bulabildim. Şimdi onun da izin vereceğini düşünerek, bu kitaptan
birkaç satır almak istiyorum.
“Evet, Spinoza Tanrı ile başlar.
Ancak bu Tanrı, yığınların tanrısı değildir. Başka deyişle, yığınların tanrısı
gerçek Tanrı değildir. Peki nedir gerçek Tanrı? İşte Spinoza’nın sisteminin
üzerine inşa edildiği soru budur. Cevabı ise şu: Tanrı biricik tözdür. Peki töz
nedir? Bunun yanıtı çok katmanlıdır. Kendi kendisinde var olan ve kendi
kendisiyle kavranan, yani kavramını, kendisini teşkil edecek başka bir şeyin
kavramına borçlu olmayan şey. Töz veya Tanrı, kendi kendisinin nedenidir, causa
sui’dir. Ve onun var oluşu başka şeyle açıklanamaz...
Spinoza’ya göre, mutlak biçimde
sonsuz olan Tanrı’nın attributumları hem nicelik hem nitelik bakımından
sonsuzdur. Fakat nicelik bakımından, biz onlardan yalnızca ikisini, cogitatio
(düşünce) ve extensio (yayılım) attributumlarını bilebiliriz. ..
… Spinoza tüm şeylerin var olmak için
ve anlaşılmak için kendisine muhtaç olduğu şeyi, yani biricik tözü, yani
Tanrı’yı, -Deus sive Natura- şeklinde, yani Tanrı veya Doğa şeklinde ifade
etmektedir. Spinoza’ya göre, bunun dışındaki tüm şeyler, kendi kendisinde değil,
başka bir şeyde var olan ve ancak o başka şey yardımıyla kavranabilen
şeylerdir; yani moduslardır, tezahürler, tarzlar, suretlerdir... Spinoza’ya
göre Tanrı Doğa’dır veya Doğa Tanrı’dır ve her şey Tanrı’da veya Doğa’dadır. O
halde Tanrı, her şeydir. Ve her şey olan, aynı zamanda hiçbir şey değil midir?
İşte bir diğer skandal da budur. Bu tanrı ne yaratır, ne yardım eder, ne
ödüllendirir, ne cezalandırır.
… Yalnızca kendi doğasının zorunluluğundan var
olan ve yalnızca kendisi tarafından faaliyette bulunmaya belirlenen şeye özgür
/ libera denir. Fakat kendisinden bir başkası tarafından belli ve belirli bir
tarzda var olmaya ve etki üretmeye belirlenen şeye… zorlanmış/coacta denir…
Tanrı veya Doğa, kendisinin dışında, kendisine yabancı bir ilkenin hakimiyetine
girmediği için ve kendisinin nedeni olduğu için özgürdür. Nedensiz eylem olarak
özgür irade, anlaşılır bir şey değildir. Spinoza’ya
göre rastlantı, kaza, nedensiz karar gibi şeyler, yalnızca nedenlerin eksik
kavranışının sonucu olan sanrılardır. Demek ki, -kör talih- tamamen bizlerin
uydurmasıdır veya kör olan bizleriz. Gerçeği mükemmelen görmeye kudretimiz
olmadığında, kaçınılmaz olarak onun hayaletini yaratırız. ..
Tüm var olanlar mükemmelen vardırlar;
insan, ağaç, at, taş… aynı mükemmellikte vardırlar. Spinoza’ya göre gerçeklik
bakımından Doğa’daki hiçbir şey bir diğerinden daha az ya da daha çok gerçek
veya mükemmel değildir. Fakat Spinoza Doğa’dan –mükemmel- diye söz ederken,
asla Doğa’dan –iyi- diye bahsetmez, yani -mükemmel’e moral bir değer atfetmez.
Kaldı ki meselenin tam da böyle bir değer atfından ortaya çıktığını düşünür. Bu
anlamda onun derdi, bu tür atıfların neden olduğu inadequat (eksik ve yetersiz)
Doğa ve Tanrı anlayışlarının yerine adequat (tam ve yeterli) bir anlayışı
geçirmektir.”
Bu bağlamda,
Solmaz Zelyut Hünler, bazı temel sorular soruyor ve Spinoza’nın bu soruları
nasıl yanıtladığına dikkatimizi çekiyor. Sorulardan ilki, Tanrı’nın iyiliğini,
kötünün varoluşu ile nasıl bağdaştırmamız gerektiğidir. “Spinoza’nın
yanıtı bu soruyu yanlışlayan bir yanıt; Çünkü bu sorudaki Tanrı,
antropomorfiktir (insansıdır) ve Tanrı ve Doğa’yı bu şekilde ele alamayız.”
İkinci soru ise, insanın özgür iradesinin,
Tanrı’nın önceden var olan bilgisi veya öngörüsü ile nasıl bağdaştırılabileceğidir.
(bence bu soru insan ne kadar özgürdür şeklinde de sorulabilir.) Spinoza’nın
yanıtı yine benzer şekildedir; “Soru
yanlıştır, çünkü sorunun kendisinin dayandığı ön yargı yanlıştır. İnsanın
belirlenmemişlik anlamında özgürlüğü veya aklından ayrı bir iradesi, kararı,
tasdik ya da red yetkisi yoktur ve dahası Tanrı’nın öngörüsü denen şey,
antropomorfik bir Tanrı anlayışına dayanır ve bu yüzden soru saçmadır. “
Bu kitaptan
alıntılamak istediğim bir diğer bölüm ise biliş şekilleri üzerine. “Şeyleri nasıl bilebiliriz?” Şimdi yine
sayın Hünler’e kulak verelim; “Spinoza,
her biri diğerinden daha yüksek bilgi içeren üç tür bilmeden bahseder:
cognitioem primi generis, yani birinci tür bilgi; cognitioem secundi generis, yani ikinci tür
bilgi; ve üçüncüsü scientia intuitiva,
buna bizim dilimizde hep –sezgisel bilgi- denmiştir. İlki algısal, imgesel, tecrübeye
dayalı, kanı karakterinde bilgidir. İkincisi, rasyonel, akıl yürütmeye ve
temellendirmeye dayalı bilgidir.Bu bilgilerin ikisi de, adlarından görüldüğü
gibi, tanımaya dayalı bilgi iken, üçüncüsü öyle değildir; o -alimane temaşa-
dır. Bu üçüncüsü ile, der Spinoza –Tanrı’nın yüklemlerinin formal özüne dair
adequat bir ideden, şeylerin özüne dair adequat bir bilgiye, yani idenin
idesinin idesine, özbilincin bilincine geçilir.
Evet madem ki O her şeydir, her şeyi
anlamaya çabalamak lazımdır. Bu aşk ile yapılmaz da ne ile yapılabilir ki?
Zihnin veya gönlün alabileceği en yüksek haz veya duyulabilecek en büyük neşe
olan aşk, hele böyle bir Maşuk’a duyulursa, aşık, aşkların en güzelini yaşar.
İşte Spinoza buna -Tanrıya duyulan entelektüel aşk- der. Amor Dei
intellectualis. Ancak o şunu da söyler: Qui Deum amat, conari non potest, ut
Deus ipsum contra amet; Demektir ki, Tanrı’ya aşık olan, karşılık olarak
Tanrı’nın kendisine aşık olması için çabalayamaz.”
Son olarak,
Spinoza’nın, elimizde olmayan, tabi olduğumuz şeylere ilişkin düşüncelerine göz
atalım isterseniz: “Tüm şeyler, Tanrı’nın bengi
buyruğunun bir üçgenin üç açısının, iki dik açıya eşit olmasının onun özünden
doğması ile aynı zorunlulukta doğarlar. Bu kalender bir şekilde Tanrı’yı ve
kaderi sevmek değil de nedir? Amor Dei ile Amor fati, mazruf ve zarf gibidir.
Bu hayatı sevmektir. Ama hepsi bu değildir, devam ediyor Spinoza: Bu öğretinin
toplumsal yaşam açısından da katkıları vardır, çünkü bize hiç kimseden nefret
etmemeyi, hiç kimseye öfke duymamayı ve hiç kimseye haset etmemeyi öğretir.”
Açıkça
belirtmek isterim ki, aklım Spinoza’nın kurgusuna hayran olmakla birlikte, düşüncelerini
özümsemem ve sindirmem kolay değil. Tümünü değil fakat önemlice bir kısmını
(eklektizmin tuzağına düşmeden) anladığımı ve akla yakın bulduğumu
söyleyebilirim. Tüm bu varoluşun, içerdiği her türlü iyicil(?) ve kötücül(?)
etkilerle mükemmel olduğunu kabul etmeye oldukça yaklaştım. Artık pek dua
etmiyorum. Etsem de, hayranlık belirtmekten öteye gitmiyorum. Lütfen bunu
pasifizm ya da bilindik anlamında fatalizm ile karıştırmayın. Ülkemize,
dünyamıza ya da kişisel hayatımıza ilişkin beklentilerimizi gerçekleştirmek
için dua etmektense, “bir şeyler yapmanın”
daha iyi bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Doğru zamanda doğru yöne yelken açmak
için de astroloji’nin rehberliğine güvenebileceğimizi hissediyorum.
Spinoza’ya
dönelim: Bana en çok, doğaya müdahale etmeyen Tanrı kavramını sindirmek zor
geliyor doğrusu. Çünkü hepimiz hem müdahaleci hem de antropomorfik, yani
insansı Tanrı kavramı ile büyüdük. Dolayısıyla, “dua ederek bir aşk kapamaz mıyım?” sorusu hiç birimize tuhaf
gelmezken, “bu soru saçmadır”
önermesini sindirmek kolay değil aslında.
Oysa
yukarıda yer alan bağlamda düşündüğümüzde, bu soru ve bu durum ne kadar tuhaf,
daha doğrusu anlamsız görünüyor. Öncelikle bize, yani insana benzeyen bir Tanrı
var. Bizi işitiyor ve ondan istediklerimizi (bazen) yapıyor bazen de yapmıyor. Ne
zaman yapıp yapmayacağı da şüpheli. Çoğu kez istediklerimizi yapması için bazı
rüşvetler ya da bedeller vermemiz gerekiyor.
Önceki,
yazılarımda, hasta olduğum zamanlarda, “ağlayarak
yardım istediğimi” de itiraf ettim bildiğiniz gibi. İşin ilginç yanı,
yardım aldığımı da hissettim. Fakat son zamanlarda anlayacağınız üzere “Kalender bir şekilde, Tanrı’yı ve kaderimi
sevmek yeterli olmalı” düşüncesine daha yakın duruyorum. Bu arada… Tüm bu
aşkın konuları bana hatırlatan Plüto ve Neptün transitleri (etkileri) gücünü
yitirdiğinde, hala böyle düşünecek miyim? Bilmiyorum. Fakat hayat da bu değil
mi zaten; Rüzgarların önünde kuru bir
yaprak gibi sürüklenmek değil mi?
Bu bağlamda
astrolojinin, düşüncenin nedenini anlamak açısından çok önemli olduğunu, en az düşüncenin
ve eylemin kendisi kadar önemli olduğunu düşünüyorum. Bunu bir örnek üzerinden
konuşalım: Örneğin, diyelim ki, astroloji yakın bir gelecekte evlilik ve
ortaklıklarımın sınanacağını önceden bilmemi sağlıyor. Dolayısıyla, bu süreç
başladığında, bu sorgulama benim için ne sürpriz ne de kötü şans. Satürn’ün,
sağlam olmayan bir evliliği ciddi anlamda sarsacağını biliyorum. Peki, bu
durumda ne yapabilirim? Tabi en akılcı olanı, evliliği yeniden kurmak ya da bu
olamıyor ise, sonlandırmak. Bu Satürn’ün, yani doğa’nın (bu spesifik durum için
Tanrı’nın da aynı zamanda) en uygun bulacağı davranış şekli. Ve diyelim ki, ben
tüm gerçeklerin farkında olmama rağmen direndiğim ya da aksine hayal dünyasında
yaşadığım için, evliliği devam etmesi için zorluyorum. Ve iş kötüye, ayrılmaya
doğru gidiyor. Peki bu durumda dua etmek bana ne fayda sağlayabilir? Kendimi ve
artık ortak bir paydamız olmayan diğer insanı yeni oluşumlar için akışa bırakmak
mı daha iyi, doğrultamadığımız çürümüş bir birlikteliği sürdürmeye çalışmak mı?
Dua ederek, evliliğin ilk anlarına dönebilir miyim? Dönsem bile, bu iyi bir
fikir mi?
Dua’dan
medet ummak, düşünce atribitum’unun yayılım atributum’u üzerinde etkili olması
için bir çağrı aslında fakat Spinoza’nın öğretisini takip edecek olursak, bu
boş bir çaba gibi görünüyor. Aslında çok da boş denemez belki, çünkü bir etki
söz konusu olabilir, fakat bu etki ne evlilik kavramı ne de karşı taraf üzerinde
değil fakat daha çok kendi üzerimde geçerli olabilir gibi sanki. Örneğin dua
etmek beni rahatlatabilir ve bu da benim daha sakin davranmamı sağladığı için,
karşı tarafın bana son bir şans vermesini sağlayabilir. Böylelikle aynı zamanda
ben, korumak istediğim bir şeyi korurken, yeni olasılıkları ve genişlemeyi
engellemiş de olurum. Hangisi daha “iyi”
acaba?
Astroloji’ye
aşina olan biri, doğanın güçlerinin insanlar üzerinde nasıl çalıştığına
şahittir ve endişelenecek bir şey olmadığının da bilincinde olması gerekir. Bence
Satürn evliliğimi sorguluyor, hatta yıkıyorsa, yakın bir gelecekte Jüpiter bana
başka biriyle yeni bir şans verecektir. Dua etmek demek, şartları değiştirmek
istiyorum demektir. Hatta (daha ileriye gideyim) kendime benzettiğim (antropomorfik)
Tanrı’dan, kendi çıkarıma ve belki de başkalarının aleyhine olabilecek
düzenlemeler yapmasını talep etmektir. Aynı zamanda, düzenin ya da kurgunun çok
da sağlam olmadığını, eşimi değil fakat Tanrı’yı ikna edebilirsem (yeterince
baskı yaparsam, taviz verirsem ya da kendimi acındırırsam) her şeyin değişebileceğini
kabul etmektir.
Diğer
seçeneği düşünelim: Elimden geleni yapmak, karşımdaki insanın iradesine saygı
göstermek ve değişime razı olmak. Doğanın
düzenini, çalışma şeklini saygıyla karşılamak, şikayet etmemek ve yeni evreyi
şekillendirmek için çalışmaya başlamak… Ne dersiniz, bu daha iyi değil mi? Esen
rüzgarla eğilmeyi, hatta yelken açmayı öğrenip yeni ufuklara yol almayı tercih
etmek daha iyi değil mi?
Yani, zamanı
geldiğinde, kendi ölümümüz de dahil olmak üzere, sonlanmaları gülümseyerek
karşılamak, daha “iyi” değil mi?
Albert Camus, “Sisifos Söyleni” adlı müthiş kitabında
şunları yazıyor: “-Benim alanım zamandır-
der Goethe. İşte tam uyumsuz bir söz. Uyumsuz insan nedir gerçekten?
Sonrasızlığı yadsımamakla birlikte, onun için hiçbir şey yapmayan. Böyle bir
özlem duymadığı için değil, cesaretini ve usunu buna yeğ tuttuğu için.
Birincisi kendi dışındakilere başvurmadan yaşamasını, elindekiyle yetinmesini
öğretir, ikincisi de kendi sınırlarını gösterir ona. Sınırlı özgürlüğünden,
geleceksiz başkaldırısından, ölümlü bilincinden kuşkusu olmayınca, serüvenini
yaşamı süresince sürdürür. Alanı burasıdır, kendisininkinden başka her yargıdan
uzak tuttuğu eylemi buradadır. Daha büyük bir yaşam bir başka yaşam anlamına
gelemez onun için. Dürüst bir tutum olmaz böylesi. "
Dolayısıyla,
epeyce düşündükten sonra, okuyucuma vereceğim asıl cevabın şu olması
gerektiğine karar verdim: “Hayır, dua ile
aşk olmaz. Böyle de olmasın zaten. Bırak, doğa’nın rüzgarları onu sana
getirsin. Sen uyanık ol ve fırsatların farkına var, yeter.”
Kitaplar:
Spinoza, Solmaz
Zelyut Hünler, Paradigma yayınları 2003
Albert
Camus, Sisifos Söyleni, Can yayınları, 1957 Nobel edebiyat ödülü


Yorumlar
Yorum Gönder