Fütürizm

Bu gün Türkçe'ye tuhaf bir kelime ile "gelecekçilik" olarak çevrilen fütürizm'den bahsetmek istiyorum. Sanırım, başka bir kelime de yok bunu karşılayabileceğimiz.

1900'lü yılların hemen başlarında, 1909 yılında, İtalyan şairler, endüstrinin gelişmesinin tüm heyecanını içlerinde hissederek, Le Figaro gazetesinde bir fütürist manifesto yayınlarlar. Başını Filippo Tommaso Marinetti'nin çektiği bu hareket, geçmiş ve şimdiden neredeyse tiksinen ve geleceğe sıçramaya hazır, devingen bir enerji topunu andırmaktadır. Oldukça keskindirler de:


Şiirde temel öğeler cesaret, cüret ve isyandır, Edebiyat durgunluktan ve uyuşukluktan sıyrılmalıdır. Edebiyatta işlenecek konular saldırgan hareketler, kavga ve dövüştür. 

Dünya yeni bir güzellikle zenginleşmiştir. Yeni güzellik sürattir, hızdır.

Motoru güçle sarsılan, homurdanan bir yarış arabası Victoire de Samotrace'dan daha güzeldir. 

Kavga güzeldir. Saldırgan niteliği olmayan bir şaheser olamaz. 

Şiir tanınmayan ve bilinmeyen güçlere karşı saldırgan olmalıdır. 

Yüzyılların zirvesindeyiz. Olanaksızların kapısını açmak dururken geride kalınmamalıdır. 

Zaman ve mekan artık ölmüştür. Sınırsız ebedi sürat elde edildiğine göre, mutlakta (absolut) yaşanıyor demektir. 

Dünyanın tek sağlık ilacı savaştır, 

Feminizm, fırsat kollayıcılık, çıkarcılık lanetlenmelidir. 

Bu kırıp geçiren, yıkıcı şiddetteki bildirgemizi İtalya'dan bütün dünyaya ilan ediyoruz ve Fütürizm'i kuruyoruz; çünkü ülkemizi, profesörlerin, arkeologların, çenesi düşük edebiyatçıların ve antikacıların kangreninden kurtarmak istiyoruz.

İtalya'da faşist hareketin teorisi niteliğindeki bu sözler, makinalara duyulan hastalıklı hayranlığın açık ve net ifadesidir. Nitekim, İtalya'yı iki dünya savaşına soktuktan ve mahvına sebep olduktan sonra, bir kaç marjinal hareket dışında, en azından bir süreliğine, dünya sahnesinden defolup giderler. Fakat, "makinalara duyulan hastalıklı hayranlık" etiketini, Fütürizm'e yapıştırarak...

Dolayısıyla, bu gün fütürizm ya da fütürist dendiğinde, ilk olarak aklımıza, gelecekteki ölümsüz insanlardan, olağan üstü yeteneklerden, cennet benzeri diyarlardan bahseden, makinalara hayran görüşler, kavramlar, insanlar gelir. 

Oysa, gerçek anlamı ile fütürizm, geleceği düşünmek ve tahmin etme çabasından başka bir şey değildir. Geleceği tahmin edenler de genellikle zeki insanlardır ve hepsi de güzel bir gelecek öngörmez. Hatırlarsanız, bir önceki yazımda, yapay zeka çalışmalarına, Hawking'in endişeli yaklaşımını anlatmıştım. Bu gün size diğer ünlü fütüristlerden ve çalışmalarından bahsetmek istiyorum.


4 Ekim 1928'de, Amerika'da doğan Alvin Toffler, aslında bir gazetecidir. Fortune dergisinin eski yardımcı editörlüğünü de yapan Toffler, Cornell üniversitesinde profesörlüğün de aralarında bulunduğu bir çok ünvanı üzerinde taşır. Fakat asıl ünü, teknolojinin toplum üzerindeki etkileri hakkındaki öngörülerine dayanır. 

Bir çok özel sektör kuruluşuna danışmanlık hizmeti veren bu zeki adam,  bir çok kitap yazmıştır. İlgilenenler wikipedia'dan bakabilirler. ancak bu kitaplardan biri, 1970 yılında yazdığı "Future Shock - Gelecek şoku" kitabı çok ünlüdür. 

Ben sekiz yaşındayken piyasaya çıkan bu kitabı, tabi ki ilk okuyanlardan biri olamadım. Biz Ankara'daki evimizde, lambalı radyomuzdan Yurttan sesler korosunu dinlemeye çalışırken, Toffler bu kitabında, özellikle bilgisayar teknolojisinin hızlı gelişimi ile gelen değişikliklerin toplumda önemli bir etkiye neden olacağını, bir çok insanın bu değişime ayak uyduramayacağını ve kendini yabancılaşmış hissedeceğini anlatıyordu. 

Üstelik Toffler bu kitabında, "High transience" (Yüksek geçicilik) adını verdiği  bir kavramın geleceği şekillendireceğini, ilişkilerin daha kısa (ve gittikçe kısalan) sürelerde sonlanacağını da belirtiyor, toplumun gittikçe bir "kullan-at" toplumuna dönüşeceğini, ürünlerin hem geçici ihtiyaçları karşılamak, hem de satın alma - değiştirme arzusu yaratacak şekilde tasarlanacağını yazıyordu.

Basıldığı tarihte, ütopik bir hayal olarak nitelenen bu fikirler, bir kaç on yıl içinde gerçekliğin ta kendisi oldu. 

Kullan-at cep telefonları, sanal ilişkiler, ortak amaç için insanların hızla bir araya gelmesi ve aynı hızla dağılması bu günün popüler kavramları.

Unutmayın, bu kavramlar 1970'de, yani 44 yıl önce yazılmıştı.




24 Ocak 1947'de doğan Michio Kaku, City University of New York'da teorik fizik profesörü. Belki belgesellerden hatırlayacağınız bu hareketli, aktif adam ünlü fütüristlerden.  Einstein'in relativite teorisi ile quantum mekaniğini bağdaştıran sicim teorisi üzerindeki çalışmaları ile tanınıyor. Bu teori, doğanın temel yapıtaşlarının, inanılmaz incelikteki enerji sicimleri olduğunu anlatıyor.

Kaku, 2011 yılında yazdığı "Geleceğin fiziği: 2100 yılında bilim insan kaderini ve günlük hayatı nasıl şekillendirecek" adlı kitabında, gelecekte bilgisayarların aklımızdan geçenleri okuyabileceğini, insan hayatının uzatılabileceğini ve doğada olmayan yeni canlı organizmaların yaratılacağını anlatıyor.

Aslında anlattıklarının bir kısmı, şu anda yürürlüğe girdi bile. Bu yıl içinde, Almanya'da bir yolcu uçağı, sadece düşünerek yere indirildi. Bunun için pilot, içinde elektrodlar barındıran bir başlık giydi ve vereceği komutları düşündü.

Kaku aynı zamanda, nanoteknolojinin, elementlerin temel özellikleri, yapı taşları ile oynayarak, onları farklı maddelere dönüştürmemize olanak sağlayacağını da söylüyor. Ki bildiğiniz gibi, bu binlerce yıl, alşimi ile kurşunu altına dönüştürmeye çalışan simyacıların rüyasıydı. 

Kaku aynı zamanda, 2100 yılına yaklaştıkça insanlar arasındaki milliyet farklarının silikleşeceğini ve yerini ortak dünya medeniyetine bırakacağını savunuyor. Şu anda bile böyle bu. İleri toplumlar, milliyetine bakmadan zeki ve yaratıcı insanları toplamaya çalışıyor. Ahmak toplumlar da, kendi dininden, mezhebinden ya da milliyetinden olan ahmak kalabalıkları topluyor... İşin medeniyet kısmı ise, biraz karışık. Medeniyet kapitalizm ile gelecekse... gelmese iyi olur diyeceğim. 



Çoğumuzun tanımadığı, adını da pek duymadığı Christopher Albergh, Bilgisayar bilimleri doktoru ve "Recorded Future" adlı bir firması var. Eski bir İsveç ordusu subayı aslında.

Bu firmanın çalışma konusu, sanal dünyada yer alan onbinlerce site, blog ya da twitter hesabı gibi verinin analizi ile, bir kişi, kurum ya da olay hakkındaki yakın geleceği kestirmek.

Çalışma temelde, birbiri ile ilgisizmiş gibi görünen bağlantıları kurarak, bir sonraki olayın nasıl, ne zaman ve nerede olacağını kestirmek üzerine. Aslında bir yapay zeka (artificial intelligence) olan bu projenin farkı, inanılmaz büyüklükteki verileri incelemek için algoritmalar geliştirmekle ilgilenmesi. Yatırımcıları arasında Google ve Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) olduğunu da belirtelim.


Dirk Helbing, Alman Bilim Akademisi üyesi bir profesör. Matematik, fizik ve sosyoloji alanındaki
bilgisi ve optimizasyon teorisinin ulaşım ve taşımacılığa uygulanması konusundaki çalışmaları ile tanınıyor.

Son projesi, İsveç Federal Teknoloji enstitüsünde 1.4 milyar dolarlık bir süper-bilgisayar inşası üzerine. Christopher Albergh'in çalışmalarına benzer şekilde, bu süper bilgisayar da yüksek volümlü veri toplayacak ve işleyecek. Fakat, önceki amaçtan farklı olarak, projenin amacı bir “dünya simülatörü” yaratmak.

Öyle ki, ilgisizmiş gibi görünen bir konunun (örneğin Tsunami), iklim değişikliklerinden, ekonomiye, dünyada nasıl etkiler yaratacağını simüle etmek. Projeyi Avrupa Komisyonu ve önde gelen otuz araştırma enstitüsü destekliyor. 



Daha13 yaşında iken, telefon parçaları kullanarak, karekök hesaplayabilen bilgisayar yapan New York’lu Ray Kurzweil, Amerika'nın yaşayan en büyük fütüristlerinden biri olarak biliniyor.

Optik karakter tanıyıcılardan, ses ve müzik işleme sistemlerine kadar bir çok konudaki çalışmaları ile tanınıyor.

Kurzweil'in, makinelerin insan zekasına erişmesi için verdiği özel bir tarih de var: 2005 yılında yazdığı bir makalede, 2045 yılında sentetik zekanın sadece insan yeteneklerini geçmekle kalmayacağını, bugünkü insanlığın “toplam düşünce yeteneğinden” bir milyar kez daha fazla akıllı olacağını da belirtiyor.

Sonucun, Terminatör filminde anlatıldığı gibi, bir makinenin insanlığı yok etmeye girişmesinden daha kompleks olacağını, insan bilinci-zekası ile makine zekasının birbirine karışmasının, gelişme sürecini farklılaştıracağını ve çok şaşırtıcı gelişmelerin ve buluşların ortaya çıkacağını söylüyor. 

İnsan bedenindeki organların yakın gelecekte, yerlerini robotlara bırakacağını da ekliyor.



Bilim kurgu romanları ile tanınan William Gibson, 1980'li yılların başlarında daktilosu ile yazdığı romanlarda, insanların gelecekte birbirlerine nasıl bağlı olarak yaşayacağını anlatmaktaydı. “Cyberspace - siber uzay” sözcüğünün de mucidi o. Öyle ki, bu sözcük, sonradan geliştirilen internet ortamını en iyi tanımlayan kavram olarak kullanıma girmiş.

Bununla birlikte Gibson'un gelecek öngörüsü karamsardır. 1988 yılında yazdığı bir kitapta (Mona Lisa Overdrive), "neuroelectronic bağımlılığı" adını verdiği bir
bağımlılıktan bahseder. Bazı “telkafalılar” kendilerine on-line olarak aktarılan dijital içeriğe öylesine bağımlıdır ki, modem'e bağlı olmaksızın yaşayamazlar.

Nasıl? Tanıdık geldi mi?




 Aubrey De Grey, 20 Nisan 1963 doğumlu bir İngiliz bilim adamı, yazar ve Gerontology (yaşlanma) teorisyeni ve  SENS Araştırma Kurumu baş bilimcisi

Cambridge Üniversitesi, Ma,Phd, Moskova Fizik ve Teknoloji Enstitüsünde profesör, ve bir çok saygın çok yaşlanma - Gerontology kurumu üyesi. Ünvanları öylesine kalabalık ki, dileyenler, yine wikipedia'dan sorgulayabilir.

De Grey, 1999 yılında yazdığı “The Mitochondrial Free Radical Theory of Aging - Mitokondriden bağımsız radikal yaşlanma teorisi” ve 2007 yılında yazdığı “Ending Aging - Yaşlanmayı durdurmak”  kitapları ile tanınıyor.

Grey'in ana çalışma konusu, bedenlerimizdeki hücre hasarının onarılması üzerine. Yaşlanmadan kaynaklanan hasarlar da, bu kapsamın içerisinde. 

Cambridge Üniversitesinde yürütülmekte olan ve Strategies for Engineered Negligible Senescence (SENS) projesinde Grey, yaşlanmayı yedi ana hasar sınıfına bölerek tanımlıyor ve her biri için neler yapılabileceği konusunda araştırmaları organize ediyor.

2010 yılında, Guardian gazetesine verdiği bir röportajda Grey, insan ömrünün 1000 yıla kadar uzatılabileceğini ve %30-40 olasılıkla, bu bin yıllık yaşı görecek ilk insanın aramızda dolaşmakta olduğunu söyledi. Umarım korktuğum başıma gelmez.


Bunlara ek olarak üç boyutlu yazıcılar konusundaki gelişmelerden de bahsetmek gerekir sanırım. Gelişmeler şaşkınlık verici düzeyde. 19 Mart 2014 tarihinde, Brigham Kadın hastanesi , Harvard Medical School (Boston) ve Australia Sydney üniversitesi araştırmacılarından oluşan bir grup, kalp kasının hareketlerini aynen taklit eden bir kas dokusunu, üç boyutlu yazıcıda bastıklarını ve laboratuvar ortamında başarı ile çalıştırdıklarını açıkladı. Şimdi, bu dokuyu hayvanlarda deniyorlar.

Kalp kası için, hidrojel olarak adlandırılan, jelatine benzer doğal proteinler kullanılmış. Yani bunlar yazıcının mürekkebi. Yumuşak ve çok su içeriyor olmaları nedeniyle tercih ediliyormuş.

3 Eylül 2014 tarihli The Telegraph gazetesinde ise,   bir sonraki hedefin, tüm vücut dokularını oluşturmak olduğun anlatan bir yazı yayınlandı. Bu yazının bir kısmı, bizim medyamızda da yer aldı. Zaten aşağıdaki resmi görünce hatırlayacaksınız:



Evet.. Bu bir kulak... Üç boyutlu yazıcıda basılan bir kulakla karşı karşıyayız. 

Tüm bu fütüristleri alt alta koyup, öngörülerini okuduğumuzda, çok da uzak olmayan bir gelecekte, bin yıl yaşayan, yarı insan - yarı hayvan - yarı tanrı yaratıklar, ortada görünmediği halde dünyanın tüm parametrelerini düzenleyebilen derin bir akıl, düşüncenin enerjiye, enerjinin forma (maddeye) kolaylıkla ve hızla dönüşebildiği bir dünya resmi ortaya çıkıyor.

Ne dersiniz? Mitoloji aslında gerçekleri mi anlatıyordu? 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Henry Bergson ve değişim felsefesi

İstenç, bilinç ve sanat

Olmayan zaman ve anlamayan Astroloji