12 - Jung, Budizm, Karma ve Astroloji
Önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, Jung'un, "Anılar, düşler, düşünceler" kitabının sonlarında, söz döner dolaşır, karma ve yeniden doğuş düşüncesine gelir. Bu konuda Jung'un neler söylediğini hatırlayalım : "Bana, öbür dünyada da belirli kısıtlamalar var gibi geliyor. Sanırım ölülerin ruhları özgürleşme sınırlarının nerede bittiğini ancak zamanla öğreniyor. 'Orada' bir yerlerde, dünyadaki koşullanma gereksiniminde de olduğu gibi, ölümden sonra olgusuna son verme çabasında olan bir karar vericinin olması gerekir. Yaratıcı niteliği olan o karar vericinin hangi ruhların yeniden yaşama döneceklerini saptaması gerektiğini düşünüyorum. Sanırım bazı ruhlar üç boyutlu yaşamsal varoluşu sonsuzluğa yeğ tutuyorlardır. Bu da, büyük bir olasılıkla, yaşadıkları sürede ne kadar kusuru ve kusursuzluğu öbür tarafa götürdüklerine bağlı. Ruh belirli bir anlayış düzeyine ulaştıktan sonra, üç boyutlu bir yaşam çekiciliğini yitirebilir ve anlayış bütünlüğü yeniden cisimleşme isteğini körelttiği için, yeniden dönmesine gerek kalmayabilir. Böyle bir durumda ruh, üç boyutlu dünyadan yok olur ve Budistlerin 'Nirvana' dedikleri duruma ulaşır. Buna karşın, ruh hâlâ karma 'dan kurtulamamışsa, yeniden istekleri olacağı ya da tamamlanmış bir şeylerin olduğunun farkında olduğu için yaşama yeniden geri döner."
Peki yeniden doğan kim? Benlik bilinci devam etmekte mi? Eğer öyle ise, geçmiş yaşamlarımızı neden hatırlamıyoruz?
Jung'un kitaptaki cevabı oldukça muğlak (belirsiz). Bu sorunun Buda'ya bir çok kez sorulduğunu ve Buda'nın net bir cevap vermediğini belirtiyor. Oysa, Buda bu soruyu açık ve net olarak yanıtlamıştır. Çünkü, karma düşüncesinin temel taşı, benlik bilincinin bir yanılgıdan başka bir şey olmadığıdır. Nasıl olur da, bir yanılgı, hayatlar arası varlığını sürdüren bir kavram olabilir? Mümkün müdür bu?
Benlik bilincinin Buda tarafından nasıl ele alındığını bir örnek vasıtası ile ele alalım. Cümlemiz şöyle olsun: "Dünya nereye gidiyor, anlamıyorum?"
Burada iki özne var: "Ben" ve "dış dünya". Kendini dış dünyadan ayıran bir benlik bilinci konuşuyor ve diğer parçayı anlamadığını söylüyor. Peki, konuşan kim?
Buda bu soruyu, kısaca "Duyu organları ile toplanan veriler, duygular ve düşüncelerin toplamı" olarak cevaplıyor. Üstelik, "benlik bilinci" olarak da adlandırdığımız bu olgu, merkezde, sabit olarak (değişmeden) durduğundan ve değerlendirmeleri bu noktadan yaptığından da çok emin. Peki bu benlik bilinci nasıl oluşuyor?
Buda, bu bilinci oluşturan beş veri kaynağı olduğunu belirtiyor; (*)
Bunlardan ilki, maddenin algılanması ile toplanan bilgi. Örneğin bedenimiz bir madde ile temas ettiğinde, onun katı ya da sıvı olduğunu duyu organlarımız vasıtası ile anlıyoruz. Bu bilginin toplanmasında beş duyu organımızı (gözler, kulaklar, dil, burun ve deri) kullanıyoruz.
İkinci bilgi kümesi, duygularımızın (ya da sezgilerimizin) toplamı. Bedenin topladığı bilgiyi, "hoş-nahoş ve nötr" olarak sınıfladığımız zaman oluşturduğumuz bilgiler. Bu sınıflamanın sonucunda da, yeni düşünceler ve eylemler oluşturuyoruz.
Üçüncü bilgi kümesi ise algılamanın toplamı. Dünyadaki şeyleri, diğerlerinden ayırmamızı sağlayan yeteneğimiz. Bunu da değerlendirme kriterleri yaratarak yapıyoruz. Örneğin bitkileri birbirinden bu şekilde ayırıyoruz. Bir limon ağacı ile patates arasında, ya da koyun ile penguen arasındaki farkları biliyoruz ve bilincimizde her birini farklı yere yerleştiriyoruz.
Dördüncü kümede, zihnimizde oluşturduğumuz kurgular var: Zihinsel formasyonların toplamı (istemler (iradeler), niyetler, kararlılık, dikkatsizlik, gaflet, sezgi ve benlik) Bu kurguları oluştururken, doğal olarak ilk üç maddede anlatılan veri kümelerini kullanıyoruz. Yeni bir yaratma-oluşturma süreci bu. Üstelik, Buda'nın "üç zehir" olarak nitelediği "tutku, cehalet ve nefret" bu yaratma sürecinde son derece etkili ve sadece benlik bilincimizi değil, eylemlerimizi de şekillendiriyor.
Tüm bunları anladıktan sonra, beşinci ve nihai toplama gelebiliriz: Bilincin toplamı. Tüm yukarıda anlatılanların toplamından daha fazlası, çünkü çevresel koşulları ve zamanı da işin içine katıyor. Buda, doğa'da koşullardan bağımsız bir bilinç olamayacağını belirtiyor. Aynı zamanda, yukarıda anlatılan tüm bilgi kümelerinin zamana bağlı olarak da değiştiğini biliyoruz. Ve bilinç (ben) dediğimiz şey bunların toplamı ise, onunda aynı şekilde, sürekli değişmesi kaçınılmaz bir sonuç. Yani, çoğumuzun hatalı şekilde, merkezde sabit duran ve dış dünyayı kendi sabit noktasından değerlendiren bir benlik bilinci algımız hatalı. Düşünün bakalım: Bir yıl (ya da beş yıl) önceki değerlendirmeleriniz, hala geçerli mi? Geçerli değil ise, şu anki yargılarınızın doğru olduğuna nasıl güvenebilirsiniz?
Sonuçta, dış dünyadaki olgular, zaman ırmağı içinde akarken, biz toplayabildiğimiz bölük pörçük bilgi kümeleri ile, kendimize kesinlikle güvenilmez (fake) bir benlik bilinci, kimlik duygusu yaratıyoruz. Dolayısıyla, her birimiz, sürekli değişen bir bileşenler kümesiyiz. Fakat bunun farkında olan pek az insan var, genellikle kendimizden pek eminiz.
Şimdi gelelim konunun en çarpıcı yanına: Buda, "Benlik bilinci" adını verdiğimiz, zamana ve çevre koşullarına göre sürekli değişen bu toplamın, aslında gerçeği örten bir örtüden başka bir şey olmadığı ve her yeni hayatta yeniden oluştuğunu, ölümle birlikte de çözülüp (dağılıp) gittiğini söylüyor. Peki asıl olan, devam eden ne? "Karma" diye yanıtlıyor bunu Buda. Peki Karma ne?
Anlaşılır bir şekilde özetlemeye çalışayım: Kosmos'da mükemmel çalışan bir sebep-sonuç yasası var. Bütün olaylar birbirine bağlı olarak gelişiyor. Şu an her ne olmakta ise (örneğin bu yazıyı yazıyor olmam) geçmişte olan bir olayın bir sonucu. (Diyelim ki, hastalanmam ve hayat hakkında, daha çok okuyup yazmamın olsun..) Ve aynı zamanda, bu yazıyı yazıyor olmam, gelecekte olacak bazı şeylerin tohumunu da atıyor. Bu ilişki, tüm olaylar için geçerli.
Dolayısıyla, hayatım boyunca aldığım kararlar, yaptığım işlerle (yani eylemlerimle) geleceği şekillendiriyorum. Eğer tutkularıma yenilir, başkalarına zarar veren işler yaparsam, bunun sonuçları ile karşılaşmayı da garantiliyorum. (Buna karma ağına dolanmak deniyor.) Üstelik, sonuçlarla yüzleşme işi, bu sadece bu hayat için de geçerli değil. Doğduğum anda, geçmişten getirdiğim kıyamet kadar karma var zaten. Bu hayatım boyunca, hem sonuçlarla yüzleşip, hem de yeni karmik borçlar, hesaplar (daha doğrusu karma) yaratarak yürüyorum. Dolayısıyla, bu sonsuz döngüyü (buna Samsara döngüsü deniyor) anlamaz ve yeni karma üretmeyi kesmezsem, sonsuza kadar bu döngüde dönmekten başka bir seçeneğim de kalmıyor.
Bu durumda, "Ben bir çok kereler doğdum" ifadesi, tabi ki çok saçma bir ifade oluyor. Her seferinde zaman içinde değişen ve ölüm ile çözülen, dağılan, yok olan bir benlik bilincinin böyle bir cümle kurması mümkün değil. Çünkü bu konuşan, ne daha önce doğmuştu, ne de bir kez daha doğacak.
Astroloji açısından duruma baktığımda, kavramları biraz daha yerli yerine oturtmama yardımcı olduğunu düşünüyorum. Biliyoruz ki, Astroloji, doğum haritası çizilen bir insanın doğasını (karakterini), oldukça doğru tarif edebiliyor. Burada kullanılan doğa kelimesi, Budizm'e göre aslında kendimize açtığımız sahte hesabın , yani benlik bilincinin nasıl olabileceğine karşılık geliyor. Örneğin, incelediğimiz bir doğum haritasında, sinirli, enerjik ve telaşlı bir doğa öne çıkıyor olsun. Bu öncelikle, Budizm'in, geçmişten gelen bir birikim ile doğduğumuz tezini destekliyor. Yani asla bir "tabula rasa" (boş beyaz sayfa) olarak doğmuyoruz. Torbamız dolu olarak hayata geliyoruz. Sonra, bizim astrolojik etkiler adını verdiğimiz, bir dizi etkilenme altında kalmaya başlıyoruz ki, bu da, çevresel koşullardan başka bir şey değil. Tüm bu etkileri, zaman planına yerleştirdiğimizde, bir etkiler nehri, yani bir akış ile karşı karşıya kalıyoruz ve bu akış hem benlik bilincimizi, hem de eylemlerimizi, bunun sonucunda karma'mızı önemli ölçüde etkiliyor, değiştiriyor. Ve bu bir döngü de aynı zamanda: Eylem bilinci, bilinç de eylemi etkiliyor,dönüştürüyor. Ben, beş yıl önceki ben değilim. Geçen ayki ben olduğum da şüpheli. Hatta bu yazıyı yazmaya başladığımdaki ben değilim artık...Dolayısıyla, tamamen aynı olan bir çevresel koşula verdiğim tepki farklı olabilir.
Astroloji, bana üç önemli bilgiyi sağlıyor aslında :
1- Doğduğum anda anda nasıl bir benlik bilincinde olmam bekleniyor?
2- Bu yaşımda, nasıl bir benlik bilincine evrilmem bekleniyor? Ve,
3- Zamana bağlı olarak hangi çevresel koşullar altında kaldım? Şu an hangi koşullar altındayım? Ve gelecekte hangi koşullar altında kalacağım?.
Bu bilgiler ışığında, bir ölçüde "başımıza ne geleceği ve bizim ne yapacağımız" da belli aslında. Buradaki "bir ölçüde" ekine dikkatinizi çekerim. Çünkü asla geleceğe ilişkin kesin yargılara varamayız. Birincisi, "gelecekteki ben", "şimdiki ben" olmayacak. İkincisi de, ne olursa olsun, insanın özgür iradesine ayrılmış bir alan var ve zor da olsa akışa karşı gelebilir. Örneğin çok tepkisel bir doğası olmasına ve şu anda da onu tepki vermeye zorlayan çevresel koşullardan geçiyor olmasına rağmen, iradesini kullanarak öfkesini kontrol edebilir ve eylemsizliği seçebilir. Bunu iç güdüleri ile yapabileceği gibi, karma yasasını öğrendiğinden ve ne yapması gerektiğinin farkında olduğundan da yapabilir. Yani benlik bilinci değişmiş de olabilir. Bu durumda, neden-sonuç ilkesi bağlamında, eylemi ya da eylemsizliği ile geleceğe ilişkin pek çok şeyi değiştirecektir. Aslında, değiştirdiği şey, karma'sıdır. Bunun örneklerini, bana danışanlar arasında nadiren gördüğümü de ekleyeyim. Genellikle insanlar, akışın kendilerini götürdüğü yere gidiyorlar.
Bu "akışa uy" modasının beni de yakın zamana kadar çok etkilediğini itiraf etmeliyim. Aslında, akışa uyarak, bize maliyeti en az olan yolu seçeriz. Dolayısıyla daha az yıpranır, daha az hırpalanırız. Akışın bizi götürmesine, şekillendirmesine, neşeye kapılmamıza, öfkeye kapılmamıza, eyleme geçmemize izin verirsek eğer, hayatı dolu dolu yaşayabiliriz. Hiç bir şeyi de dert etmeyiz tabi ki. Oysa bu yaptığımız, her eylemimizle yeni karma yarattığımızı göz ardı etmek ve geçmiş karmamızı dengelemek için (en azından bilinçli olarak) hiç bir şey yapmamak anlamına da gelir.
Eğer gerçekte devam edeni (var olanı), bu sahte benlik bilincinin örttüğünü, gizlediğini kabul edersek, daha güçlü ego'nun, daha kalın bir örtü olduğunu da düşünebiliriz. Bu yargıdan hareketle, başkalarına hükmetmeye pek meraklı (yani egosu çok güçlü) insanların, kötü bir karma ile doğduklarını da söylememiz çok yanlış olmaz kanısındayım. Karmalarını dengelemeleri, Samsara döngüsünden çıkmaları imkansız değilse de, kolay değil. Aksine, yeni kötü karma yaratma olasılıkları güçlü. Özellikle üç zehirle baş etmeyi düşünmüyorlarsa.
Bu açıdan baktığımızda, dünyanın mevcut düzeninin, körlüğü teşvik ettiğini de görebiliriz. Asli olanla değil, görünen ile ilgilenmemizi istiyor. Güçlü ego, gerçeği örten kalın bir örtüden başka bir şey değil iken, hemen hemen bütün mitler, güçlü karakterleri (güçlü egoyu) yüceltiyor. Bu kahramanların adamı (ya da kadını) olmak ya da onlar tarafından kurtarıldığına şükretmek, örtünün altına girmekten başka bir şey değil aslında,fakat gelin de bu günün insanına bunu anlatın.Oysa bir başkasının karması, aslında beni hiç ilgilendirmiyor. Bu nedenle Buda, ısrarla, "herkesin kendi yolunu kendinin bulacağını, tek yapabileceğinin uyanmamıza yardımcı olmak olduğunu" söylüyor. Tabi, ölümünden sonra, onu anlamaktan aciz papağanlar ordusu, cilt cilt yapılması ve yapılmaması gereken eylemleri listeleyen kitaplar yazmış ve bir öğretiyi, dine çevirmeyi başarmışlar. Aptallık, her zamanki gibi iş başında. Bu gün you-tube'da guru olduğunu iddia eden ve gerekli gereksiz konularda, komik bir İngilizce ile konuşan soytarıları gördüğünüzde, anında Buda'dan soğursunuz. Dolayısıyla, "izlemeyin sakın. Okumakla yetinin" diyorum.
Her ne kadar, biriktirdiği bilgi kümeleri ile kendine geçici bir hesap açmış, sürekli değiştiği halde, dışarıya sabitmiş gibi duran bir görüntü verebilen bir -Ümit Gülsen- olarak ortada dolanıyor olsam da, bir sonraki yazıda, bu hayatlar arası yolda yürümeye devam eden "şey" hakkında öğrendiklerimden biraz daha anlatabilirim belki. Batılıların monad, müslümanların nefs ya da ruh adını verdiği kavramlardan, bunların karma karşılığı olup olamayacaklarından da bahsedebiliriz. Buda'nın özellikle dikkat çektiği üç zehir (cehalet, tutku, nefret) ile nasıl baş edebileceğimiz konusunda anlattıklarına bakarız... Bu döngüyü nasıl kırabileceğimizi, sahte benlik bilincinden nasıl sıyrılabileceğimizi konuşuruz.
Tabii yarın aynı ben olmayacağımdan, hiç bir söz veremiyorum.
Kaynaklar: Budizm gizli öğretisi - Jo Durden Smith - Sınır ötesi yayınları
Yıllar önce yazılmış ilginç bir blog. Tabi ki hak ettiği ilgiyi görmemiş. Tüm yazıları okumanızı tavsiye ediyorum. Budist Türk blogu
Bir diğer site : Budizm ve uzak doğu dinleri hakkında bilgi veriyor:
Dr. Ali İhsan Yitik
Peki yeniden doğan kim? Benlik bilinci devam etmekte mi? Eğer öyle ise, geçmiş yaşamlarımızı neden hatırlamıyoruz?
Jung'un kitaptaki cevabı oldukça muğlak (belirsiz). Bu sorunun Buda'ya bir çok kez sorulduğunu ve Buda'nın net bir cevap vermediğini belirtiyor. Oysa, Buda bu soruyu açık ve net olarak yanıtlamıştır. Çünkü, karma düşüncesinin temel taşı, benlik bilincinin bir yanılgıdan başka bir şey olmadığıdır. Nasıl olur da, bir yanılgı, hayatlar arası varlığını sürdüren bir kavram olabilir? Mümkün müdür bu?
Benlik bilincinin Buda tarafından nasıl ele alındığını bir örnek vasıtası ile ele alalım. Cümlemiz şöyle olsun: "Dünya nereye gidiyor, anlamıyorum?"
Burada iki özne var: "Ben" ve "dış dünya". Kendini dış dünyadan ayıran bir benlik bilinci konuşuyor ve diğer parçayı anlamadığını söylüyor. Peki, konuşan kim?
Buda bu soruyu, kısaca "Duyu organları ile toplanan veriler, duygular ve düşüncelerin toplamı" olarak cevaplıyor. Üstelik, "benlik bilinci" olarak da adlandırdığımız bu olgu, merkezde, sabit olarak (değişmeden) durduğundan ve değerlendirmeleri bu noktadan yaptığından da çok emin. Peki bu benlik bilinci nasıl oluşuyor?
Buda, bu bilinci oluşturan beş veri kaynağı olduğunu belirtiyor; (*)
Bunlardan ilki, maddenin algılanması ile toplanan bilgi. Örneğin bedenimiz bir madde ile temas ettiğinde, onun katı ya da sıvı olduğunu duyu organlarımız vasıtası ile anlıyoruz. Bu bilginin toplanmasında beş duyu organımızı (gözler, kulaklar, dil, burun ve deri) kullanıyoruz.
İkinci bilgi kümesi, duygularımızın (ya da sezgilerimizin) toplamı. Bedenin topladığı bilgiyi, "hoş-nahoş ve nötr" olarak sınıfladığımız zaman oluşturduğumuz bilgiler. Bu sınıflamanın sonucunda da, yeni düşünceler ve eylemler oluşturuyoruz.
Üçüncü bilgi kümesi ise algılamanın toplamı. Dünyadaki şeyleri, diğerlerinden ayırmamızı sağlayan yeteneğimiz. Bunu da değerlendirme kriterleri yaratarak yapıyoruz. Örneğin bitkileri birbirinden bu şekilde ayırıyoruz. Bir limon ağacı ile patates arasında, ya da koyun ile penguen arasındaki farkları biliyoruz ve bilincimizde her birini farklı yere yerleştiriyoruz.
Dördüncü kümede, zihnimizde oluşturduğumuz kurgular var: Zihinsel formasyonların toplamı (istemler (iradeler), niyetler, kararlılık, dikkatsizlik, gaflet, sezgi ve benlik) Bu kurguları oluştururken, doğal olarak ilk üç maddede anlatılan veri kümelerini kullanıyoruz. Yeni bir yaratma-oluşturma süreci bu. Üstelik, Buda'nın "üç zehir" olarak nitelediği "tutku, cehalet ve nefret" bu yaratma sürecinde son derece etkili ve sadece benlik bilincimizi değil, eylemlerimizi de şekillendiriyor.
Tüm bunları anladıktan sonra, beşinci ve nihai toplama gelebiliriz: Bilincin toplamı. Tüm yukarıda anlatılanların toplamından daha fazlası, çünkü çevresel koşulları ve zamanı da işin içine katıyor. Buda, doğa'da koşullardan bağımsız bir bilinç olamayacağını belirtiyor. Aynı zamanda, yukarıda anlatılan tüm bilgi kümelerinin zamana bağlı olarak da değiştiğini biliyoruz. Ve bilinç (ben) dediğimiz şey bunların toplamı ise, onunda aynı şekilde, sürekli değişmesi kaçınılmaz bir sonuç. Yani, çoğumuzun hatalı şekilde, merkezde sabit duran ve dış dünyayı kendi sabit noktasından değerlendiren bir benlik bilinci algımız hatalı. Düşünün bakalım: Bir yıl (ya da beş yıl) önceki değerlendirmeleriniz, hala geçerli mi? Geçerli değil ise, şu anki yargılarınızın doğru olduğuna nasıl güvenebilirsiniz?
Sonuçta, dış dünyadaki olgular, zaman ırmağı içinde akarken, biz toplayabildiğimiz bölük pörçük bilgi kümeleri ile, kendimize kesinlikle güvenilmez (fake) bir benlik bilinci, kimlik duygusu yaratıyoruz. Dolayısıyla, her birimiz, sürekli değişen bir bileşenler kümesiyiz. Fakat bunun farkında olan pek az insan var, genellikle kendimizden pek eminiz.
Şimdi gelelim konunun en çarpıcı yanına: Buda, "Benlik bilinci" adını verdiğimiz, zamana ve çevre koşullarına göre sürekli değişen bu toplamın, aslında gerçeği örten bir örtüden başka bir şey olmadığı ve her yeni hayatta yeniden oluştuğunu, ölümle birlikte de çözülüp (dağılıp) gittiğini söylüyor. Peki asıl olan, devam eden ne? "Karma" diye yanıtlıyor bunu Buda. Peki Karma ne?
Anlaşılır bir şekilde özetlemeye çalışayım: Kosmos'da mükemmel çalışan bir sebep-sonuç yasası var. Bütün olaylar birbirine bağlı olarak gelişiyor. Şu an her ne olmakta ise (örneğin bu yazıyı yazıyor olmam) geçmişte olan bir olayın bir sonucu. (Diyelim ki, hastalanmam ve hayat hakkında, daha çok okuyup yazmamın olsun..) Ve aynı zamanda, bu yazıyı yazıyor olmam, gelecekte olacak bazı şeylerin tohumunu da atıyor. Bu ilişki, tüm olaylar için geçerli.
Dolayısıyla, hayatım boyunca aldığım kararlar, yaptığım işlerle (yani eylemlerimle) geleceği şekillendiriyorum. Eğer tutkularıma yenilir, başkalarına zarar veren işler yaparsam, bunun sonuçları ile karşılaşmayı da garantiliyorum. (Buna karma ağına dolanmak deniyor.) Üstelik, sonuçlarla yüzleşme işi, bu sadece bu hayat için de geçerli değil. Doğduğum anda, geçmişten getirdiğim kıyamet kadar karma var zaten. Bu hayatım boyunca, hem sonuçlarla yüzleşip, hem de yeni karmik borçlar, hesaplar (daha doğrusu karma) yaratarak yürüyorum. Dolayısıyla, bu sonsuz döngüyü (buna Samsara döngüsü deniyor) anlamaz ve yeni karma üretmeyi kesmezsem, sonsuza kadar bu döngüde dönmekten başka bir seçeneğim de kalmıyor.
Bu durumda, "Ben bir çok kereler doğdum" ifadesi, tabi ki çok saçma bir ifade oluyor. Her seferinde zaman içinde değişen ve ölüm ile çözülen, dağılan, yok olan bir benlik bilincinin böyle bir cümle kurması mümkün değil. Çünkü bu konuşan, ne daha önce doğmuştu, ne de bir kez daha doğacak.
Astroloji açısından duruma baktığımda, kavramları biraz daha yerli yerine oturtmama yardımcı olduğunu düşünüyorum. Biliyoruz ki, Astroloji, doğum haritası çizilen bir insanın doğasını (karakterini), oldukça doğru tarif edebiliyor. Burada kullanılan doğa kelimesi, Budizm'e göre aslında kendimize açtığımız sahte hesabın , yani benlik bilincinin nasıl olabileceğine karşılık geliyor. Örneğin, incelediğimiz bir doğum haritasında, sinirli, enerjik ve telaşlı bir doğa öne çıkıyor olsun. Bu öncelikle, Budizm'in, geçmişten gelen bir birikim ile doğduğumuz tezini destekliyor. Yani asla bir "tabula rasa" (boş beyaz sayfa) olarak doğmuyoruz. Torbamız dolu olarak hayata geliyoruz. Sonra, bizim astrolojik etkiler adını verdiğimiz, bir dizi etkilenme altında kalmaya başlıyoruz ki, bu da, çevresel koşullardan başka bir şey değil. Tüm bu etkileri, zaman planına yerleştirdiğimizde, bir etkiler nehri, yani bir akış ile karşı karşıya kalıyoruz ve bu akış hem benlik bilincimizi, hem de eylemlerimizi, bunun sonucunda karma'mızı önemli ölçüde etkiliyor, değiştiriyor. Ve bu bir döngü de aynı zamanda: Eylem bilinci, bilinç de eylemi etkiliyor,dönüştürüyor. Ben, beş yıl önceki ben değilim. Geçen ayki ben olduğum da şüpheli. Hatta bu yazıyı yazmaya başladığımdaki ben değilim artık...Dolayısıyla, tamamen aynı olan bir çevresel koşula verdiğim tepki farklı olabilir.
Astroloji, bana üç önemli bilgiyi sağlıyor aslında :
1- Doğduğum anda anda nasıl bir benlik bilincinde olmam bekleniyor?
2- Bu yaşımda, nasıl bir benlik bilincine evrilmem bekleniyor? Ve,
3- Zamana bağlı olarak hangi çevresel koşullar altında kaldım? Şu an hangi koşullar altındayım? Ve gelecekte hangi koşullar altında kalacağım?.
Bu bilgiler ışığında, bir ölçüde "başımıza ne geleceği ve bizim ne yapacağımız" da belli aslında. Buradaki "bir ölçüde" ekine dikkatinizi çekerim. Çünkü asla geleceğe ilişkin kesin yargılara varamayız. Birincisi, "gelecekteki ben", "şimdiki ben" olmayacak. İkincisi de, ne olursa olsun, insanın özgür iradesine ayrılmış bir alan var ve zor da olsa akışa karşı gelebilir. Örneğin çok tepkisel bir doğası olmasına ve şu anda da onu tepki vermeye zorlayan çevresel koşullardan geçiyor olmasına rağmen, iradesini kullanarak öfkesini kontrol edebilir ve eylemsizliği seçebilir. Bunu iç güdüleri ile yapabileceği gibi, karma yasasını öğrendiğinden ve ne yapması gerektiğinin farkında olduğundan da yapabilir. Yani benlik bilinci değişmiş de olabilir. Bu durumda, neden-sonuç ilkesi bağlamında, eylemi ya da eylemsizliği ile geleceğe ilişkin pek çok şeyi değiştirecektir. Aslında, değiştirdiği şey, karma'sıdır. Bunun örneklerini, bana danışanlar arasında nadiren gördüğümü de ekleyeyim. Genellikle insanlar, akışın kendilerini götürdüğü yere gidiyorlar.
Bu "akışa uy" modasının beni de yakın zamana kadar çok etkilediğini itiraf etmeliyim. Aslında, akışa uyarak, bize maliyeti en az olan yolu seçeriz. Dolayısıyla daha az yıpranır, daha az hırpalanırız. Akışın bizi götürmesine, şekillendirmesine, neşeye kapılmamıza, öfkeye kapılmamıza, eyleme geçmemize izin verirsek eğer, hayatı dolu dolu yaşayabiliriz. Hiç bir şeyi de dert etmeyiz tabi ki. Oysa bu yaptığımız, her eylemimizle yeni karma yarattığımızı göz ardı etmek ve geçmiş karmamızı dengelemek için (en azından bilinçli olarak) hiç bir şey yapmamak anlamına da gelir.
Eğer gerçekte devam edeni (var olanı), bu sahte benlik bilincinin örttüğünü, gizlediğini kabul edersek, daha güçlü ego'nun, daha kalın bir örtü olduğunu da düşünebiliriz. Bu yargıdan hareketle, başkalarına hükmetmeye pek meraklı (yani egosu çok güçlü) insanların, kötü bir karma ile doğduklarını da söylememiz çok yanlış olmaz kanısındayım. Karmalarını dengelemeleri, Samsara döngüsünden çıkmaları imkansız değilse de, kolay değil. Aksine, yeni kötü karma yaratma olasılıkları güçlü. Özellikle üç zehirle baş etmeyi düşünmüyorlarsa.
Bu açıdan baktığımızda, dünyanın mevcut düzeninin, körlüğü teşvik ettiğini de görebiliriz. Asli olanla değil, görünen ile ilgilenmemizi istiyor. Güçlü ego, gerçeği örten kalın bir örtüden başka bir şey değil iken, hemen hemen bütün mitler, güçlü karakterleri (güçlü egoyu) yüceltiyor. Bu kahramanların adamı (ya da kadını) olmak ya da onlar tarafından kurtarıldığına şükretmek, örtünün altına girmekten başka bir şey değil aslında,fakat gelin de bu günün insanına bunu anlatın.Oysa bir başkasının karması, aslında beni hiç ilgilendirmiyor. Bu nedenle Buda, ısrarla, "herkesin kendi yolunu kendinin bulacağını, tek yapabileceğinin uyanmamıza yardımcı olmak olduğunu" söylüyor. Tabi, ölümünden sonra, onu anlamaktan aciz papağanlar ordusu, cilt cilt yapılması ve yapılmaması gereken eylemleri listeleyen kitaplar yazmış ve bir öğretiyi, dine çevirmeyi başarmışlar. Aptallık, her zamanki gibi iş başında. Bu gün you-tube'da guru olduğunu iddia eden ve gerekli gereksiz konularda, komik bir İngilizce ile konuşan soytarıları gördüğünüzde, anında Buda'dan soğursunuz. Dolayısıyla, "izlemeyin sakın. Okumakla yetinin" diyorum.
Her ne kadar, biriktirdiği bilgi kümeleri ile kendine geçici bir hesap açmış, sürekli değiştiği halde, dışarıya sabitmiş gibi duran bir görüntü verebilen bir -Ümit Gülsen- olarak ortada dolanıyor olsam da, bir sonraki yazıda, bu hayatlar arası yolda yürümeye devam eden "şey" hakkında öğrendiklerimden biraz daha anlatabilirim belki. Batılıların monad, müslümanların nefs ya da ruh adını verdiği kavramlardan, bunların karma karşılığı olup olamayacaklarından da bahsedebiliriz. Buda'nın özellikle dikkat çektiği üç zehir (cehalet, tutku, nefret) ile nasıl baş edebileceğimiz konusunda anlattıklarına bakarız... Bu döngüyü nasıl kırabileceğimizi, sahte benlik bilincinden nasıl sıyrılabileceğimizi konuşuruz.
Tabii yarın aynı ben olmayacağımdan, hiç bir söz veremiyorum.
Kaynaklar: Budizm gizli öğretisi - Jo Durden Smith - Sınır ötesi yayınları
Yıllar önce yazılmış ilginç bir blog. Tabi ki hak ettiği ilgiyi görmemiş. Tüm yazıları okumanızı tavsiye ediyorum. Budist Türk blogu
Bir diğer site : Budizm ve uzak doğu dinleri hakkında bilgi veriyor:
Dr. Ali İhsan Yitik

Yorumlar
Yorum Gönder